Giriş: Ontolojik Eksiklikten Teknolojik Zırha
İnsan, doğanın içinde fiziksel bir korunma mekanizmasından yoksun, en çıplak ve en savunmasız varlık olarak sahneye çıktı. Diğer canlıların pençeleri, kürkleri veya hızları varken; insanın payına düşen tek şey, kendi zayıflığının bilincinde olmaktı. Bu ontolojik eksiklik, insanı doğayı anlamaya, araç gereç yapmaya ve nihayetinde "doğanın hâkimi" olma arzusuna sürükleyen temel motivasyondu.
İnsan, zayıflığını teknolojiyle yamayarak güçlendi ve bu çıplak varlık, kurduğu devasa sistemlerle gezegenin mutlak egemeni konumuna evrildi. Ancak bugün, ulaşılan bu zirve noktasında saat artık tersi yönde akmaya başladı. Zayıflığı örtmek için inşa edilen o muazzam güç mekanizmaları, artık yaratıcısını korumak yerine onu yutan bir canavara dönüştü.
**
Gelişme I: Flanörün İstilası ve Beyaz Yakanın Esareti
Bu canavarın içinde iki tarihsel figür, daha önce hiç olmadığı kadar iç içe geçerek tek bir potada erimiştir: Klasik Beyaz Yakalı ve Radikal Flanör.
Modernitenin katı disiplin toplumunda beyaz yakalı, Fordist üretim bandının hiyerarşik bir parçasıydı; yeri belliydi, mesaisi keskindi, statüsü ve kaygıları "çelik bir kafes" içine hapsedilmişti. O, sistemin edilgen ve yönetilebilir hücresiydi. Buna karşılık flanör, Baudelaire’in sokaklarında sistemin kıyısında duran, mülkiyet ve statü kaygısı gütmeyen, kenti amaçsızca arşınlayan radikal bir aylaktı. Biri sistemin "içinde" boğuluyor, diğeri sistemin "dışında" soluklanıyordu.
Ancak postmodernite ve onun getirdiği esnek üretim rejimleri, bu iki uç karakteri sinsi bir operasyonla birleştirdi. Artık karşımızda, flanörün "serbestlik" imajıyla paketlenmiş, beyaz yakanın "kaygısını" ruhunda taşıyan hibrit bir özne var. Bu yeni birey, bir flanör gibi dünyayı gezmekte, kafelerde çalışmakta, sürekli "deneyim" biriktirmekte ve radikal görünümlü bir yaşam tarzı sürmektedir.
Ancak bu "aylaklık" illüzyonunun altında, beyaz yakanın en katı ve en edilgen hali yatmaktadır. Cebindeki dijital cihazlar sayesinde mesaisi sokağa, yatağına, tatiline ve zihnine yayılmıştır. Eskiden beyaz yakalının bir ofisi vardı; şimdi ise tüm dünya onun ofisidir ve bu, flanörün sokağının işgal edilmesidir. Flanörün o karşılıksız ve amaçsız "bakışı", bugün algoritmalara veri sağlayan bir "tüketici performansına" dönüşmüştür.
**
Gelişme II: Post-Truth Kıskacında "Dermanın Dert Olması"
Bu noktada devreye giren Post-truth (hakikat sonrası) iklimi, bu erimeyi bir "şuursuzluk" seviyesine taşır. Birey, fare tekerleğinde dönerken hissettiği o sahte yenilenme duygusuyla, maruz kaldığı bu kuşatmayı kendi tercihi sanmaya başlar. Sevgi, hedefler, başarı tutkusu ve seyahat arzusu; artık içeriden gelen organik bir ihtiyaç değil, dışarıdaki veri merkezlerinin o anki ihtiyacına göre üretilen sentetik uyarılardır. İnsan, derman ararken dermanın dert olduğu o paradoksa hapsolmuştur.
Sistemin bireye sürekli fısıldadığı "her şeyi yapabilirsin, her imkana sahipsin" sloganı, aslında imkanların bolluğu içinde seçimin imkansızlığını gizleyen bir perdedir. Kadim öğretinin "Derdim bana derman imiş" düsturu tersyüz edilmiş; sistemin sunduğu sahte dermanlar, bireyin kaçamadığı en büyük dert haline gelmiştir. Çıplak insan, güçlendiği sanrısıyla doğanın hâkimi olmuş ama kendi yarattığı sentetik doğanın içinde en savunmasız, en yönetilebilir ve kendi ruhuna en yabancı dönemine girmiştir.
Manifesto: Uyanış İllüzyonu Olarak Radikalizm
Tüm bu analizlerin sonunda zihin, kendini en büyük paradoksun eşiğinde bulur: Sistemi çözdüğünü ve o "farklı" noktaya ulaştığını zannederken, aslında tam da sistemin senden beklediği o "kontrollü muhalif" rolünü mü oynuyorsun?
Belki de bu uyanış illüzyonu, asıl gerçekle arandaki en sofistike emniyet supabıdır. Eğer en radikal şüphen bile önceden kodlanmış bir çıkış kapısıysa; uyanmak, sadece sistemi anlamak değil, uyanık olduğuna dair o konforlu ve narsistik hikâyeden de tamamen vazgeçmektir.
Post-truth çağı, sadece yalanlar üzerine değil, "kişiselleştirilmiş uyanışlar" üzerine kuruludur. Algoritma, beyaz yakalıya konforlu bir ev vaat ederken, flanör ruhlu entelektüele de "sistemi çözen kişi" olma hazzını pazarlar. Bu haz, bireyi harekete geçmekten alıkoyan en etkili uyuşturucudur. Çünkü uyanışın bir "hikâye" haline gelmesi, onun bir "eylem" olma ihtimalini öldürür.
Gerçek uyanış, sistemin dışına çıktığını düşünmenin yarattığı o entelektüel tatminle değil; bu tatminin bizzat sistem tarafından sana bir ödül olarak verildiğini fark ettiğin o derin ve yıkıcı huzursuzlukla başlar. Saatin tersine akışını durduracak olan şey, saati kimin kurduğunu anlamak değil, saatin sana "saati anladığını" hissettirerek zamanını çalmasına izin vermemektir. Gerçek bir uyanış, uyanmış olma kibrinden vazgeçip, kendi çıplaklığınla o fare tekerleğinin ortasında yeniden yüzleşmektir.