İnsan, varoluşun o uçsuz bucaksız ve "saf mevcudat" alanından, ne olduğunu bilmediği bir mekânın tam ortasına fırlatılmıştır. Bu karanlık, içinde her şeyi barındıran ama henüz hiçbir formun gün yüzüne çıkmadığı bir potansiyeller okyanusudur.
Max Frisch'in ölümsüz eseri Homo Faber'de Walter Faber’in uçağının motoru sustuğunda ve o sonsuz kum çölüne indiğinde yaşadığı dehşet, aslında bu "fırlatılmışlığın" fiziksel bir temsilidir. Çölün ortasında hazır bir yol, verili bir mana veya rasyonel bir şablon bulunmaz. İnsan, önce oradadır ve kendi özünü, o sessiz mevcudatın içinden çekip çıkararak inşa etme süreciyle baş başadır.
Ancak bu saf hakikatle yüzleşmek, beraberinde ağır bir sorumluluk getirir. Saf hakikatin "hiçlik" olarak belirmesi, o hiçlikten bir varlık tasarlamayı, karanlığın içine bakma cesaretine endeksler. Walter Faber’in trajedisi, bu cesaretin eksikliğinde; hayatını istatistiklerin, olasılık hesaplarının ve teknik verilerin arkasına gizlemesinde yatar. Onun için gökyüzü, şairlerin ilham kaynağı değil, sadece uçuş güvenliğini etkileyen meteorolojik bir veridir.
"Risk almak istemeyen" zihin, ayağını bu dünyaya sağlam basmak adına hammaddelerden suni güvenlik alanları inşa eder. Burada mesele rasyonel aklın kendisi değil; onun bir zırh gibi kuşanılıp hakikati perdelemesidir.
Bilim ve teknik, hammaddeyi işlemek için kullanılan birer "logos" aracıdır. Ancak unutulmamalıdır ki; bir çekice sahip olmak, her şeyi çivi olarak görme yanılsamasını doğurur. Faber’in çıkmazı, dünyayı sadece tamir edilmesi gereken bir makine sanmasıydı; oysa hayat, makinelerin sustuğu yerde filizlenen bir manadır.
**
Mana, dışarıda keşfedilmeyi bekleyen bir hazine değil; bu keşif sürecinde bizzat beliren bir üretimdir. Faber, kızı Sabeth ile olan yolculuğunda aslında kendi yarattığı "manasızlık" hapishanesinden uzaklaşır. Mana bir "şey" değildir; her şeyin mevcut olduğu o sessizlikte, özneye ait olan anlamın çekip çıkarılması yaratıcı bir eylemdir. İçsel bir yaklaşım, tıpkı Faber’in o eski Yunan kalıntılarının arasında sessizliğe gömüldüğü anlardaki gibi, görme eylemini göze ihtiyaç duymaktan kurtarır. Toplumun sunduğu sınırlı semboller ve vücut dilinin dar kalıpları, atom ölçeğindeki benzersizliğin karşısında işlevini yitirir.
Bu varoluşsal inşanın eşiği, yaşam aklının devreye girmesidir. Saf özün idraki, maddeyle hemhal olmayı, yani eylemi getirir. Korkuyu sönümleyen unsur, maddeden kaçmak değil, onu varoluşa dahil etmektir. Faber, geçmişiyle ve kızıyla "hemhal" olduğunda, hayatın sadece bir hesap olmadığını deneyimler. Bilmek dokunmayı, dokunmak ise hammaddeyi işlemeyi gerektirir. Bu süreçte zihin, biriktirici bir tutumdan ziyade seçici bir dikkat sergiler.
**
İnsan, bir mana imalatçısı olarak yaşamın içinden fonksiyonel özü ayıklarken, ambalajı ve posayı geride bırakır. Walter Faber’in hayatındaki unvanlar ve teknik kibir, aslında birer "ambalajdır." Trajik bir enkazın içinden sağ çıkma çabası, bu ambalajların yükü altında ağırlaşır. Enkazın yeni bir yapıya dönüşmesi, içindeki sağlam taşların ayıklanması ve fazlalıkların tasfiyesiyle mümkündür. Hakikati bir "hiçlik" olarak tanımlamak bir nihilizm daveti değil; aksine, insanın kendi dünyasını kurması için ona tanınmış en büyük egemenlik alanıdır.