Siyasi hareketlerin 'idealist oluş' evresinden 'beka odaklı nizam' evresine geçişi bir tercih midir, yoksa devlet mekanizmasının kaçınılmaz bir sonucu mu? Bu yazı, İkbal ve Gazzâli sembolizmi üzerinden iktidarın yerçekimi kuralını ve devletleşme trajedisini ele alıyor.
Bir siyasi hareketin muhalefet yıllarından iktidarın merkezine yürüme süreci, sadece bir güç değişimi değil; aynı zamanda kaçınılmaz bir zihniyet dönüşümüdür. Bu yolculuğu anlamlandırmak için kullanılan Muhammed İkbal ve İmam Gazali referansları, birer "rehber kitap" seçimi değil, siyasetin doğasındaki iki farklı evreyi temsil eden tarihsel arketiplerdir.
Yolculuğun ilk safhasında referans noktası, İkbal’in temsil ettiği "dinamik inşa" idealidir. Türkiye’nin reform dönemlerinde İkbal’in statükoya meydan okuyan, sorgulayan ve "uyanışı" hedefleyen felsefesi, hareketin o günkü genişleme ihtiyacıyla doğal bir uyum sergiliyordu. Bu, sistemin dışında olan bir yapının, alanı esnetme ve kendini var etme sürecindeki "idealist" refleksidir.
**
Ancak süreç ilerleyip hareket iktidarın merkezine yerleştikçe, karşılaşılan nesnel siyasi krizler; toplumsal sarsıntılar, bürokratik sızmalar ve darbe girişimleri gibi somut tehditler, sistemin en temel korkusu olan "anarşi" gerçeğini somutlaştırmıştır. Bu noktada yaşanan dönüşüm, bir fikir değişikliğinden çok, bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Hareketin başlangıçtaki "İkbalci" dinamizmi, yerini rasyonalite ve beka odaklı bir "Gazali" çizgisine bırakmıştır. Gazali’nin 11. yüzyılda Nizamiye Medreseleri üzerinden kurduğu o sarsılmaz nizam ve devletin omurgasını koruma refleksi, bugün de krizlerin ortasında kalan her siyasi yapı için bir liman işlevi görmektedir.
Buradaki temel gerçeklik şudur: Yöneticiler devleti yönettiklerini varsaysalar da, bir süre sonra devlet mekanizması kendi kadim yazılımıyla aktörleri yönetmeye başlar. Bu bir eleştiri değil, siyasetin termodinamiğidir. "Zalim bir otorite bile anarşiden evladır" mantığına evrilen bu süreç, iradi bir sırt dönme değil; iktidarın merkezinde olmanın getirdiği ontolojik bir zorunluluktur. İkbal’in "yenilik" felsefesiyle yola çıkan yapı, devletleşme ve kriz yönetme aşamasında Gazali’nin "koruma ve nizam" stratejisine entegre olmuştur.
**
Nihayetinde varılan nokta, siyasetin yerçekimi kuralıdır. Güç odak noktasına yaklaştıkça, değişim ve dönüşüm vaatleri yerini mevcut yapıyı koruma ve tahkim etme rasyonalitesine bırakır. Gazali’nin "din ve devlet ikiz kardeştir" ilkesi, güçlü devlet yapısının bekası için toplumsal birliğin şart olduğu bir "beka kalkanına" dönüşür. Özetle bu serüven; İkbal’in temsil ettiği "oluş" halinden, Gazali’nin temsil ettiği "koruma" haline geçişin, reel-politik krizlerle pekişmiş zorunlu bir hikayesidir.
**
Bir siyasi hareketin İkbal’in dinamizminden Gazali’nin nizamına evrilmesi, bir "fikri iflas" değil, bir "kurumsal olgunlaşma trajedisidir." Bu süreç bize şunu öğretir: Devlet, sadece bir yönetim aygıtı değil; içine giren her fikri kendi bekası için dönüştüren devasa bir laboratuvardır.
İdealizm, bu laboratuvarda "yakıt" olarak kullanılırken; nizam, "yapı" olarak kalır. Bu zorunlu serüven, tarihin tekerrür eden o soğuk kanununu bir kez daha hatırlatmaktadır: Zamanın ruhu değişimi fısıldasa da mekânın (devletin) hafızası daima bekadan yana saf tutar.