Tarihin en büyük paradoksu, Firavun'un kendi mutlakiyetini sarsacak olan Musa’yı bizzat kendi sarayında, kendi elleriyle büyütmüş olmasıdır. Ancak bu, kaba bir yıkılış hikayesi değildir; iktidarın, hükmünü sonsuz kılmak için inşa ettiği araçların, bizzat o iktidarın altını oymasıdır. Musa, Firavun’un tahtını fiziksel olarak yerle bir etmemiş; Firavun’un kurduğu o devasa sistemin kodlarını kullanarak, sistemin "tanrısal" mutlaklığını bozmuştur.
Bugün bu kadim körlüğü, ABD merkezli liberal kapitalizmin küresel serüveninde izliyoruz. Modern Firavun olan hegemonya, dünyayı kendi pazar kılıcıyla (kapitalizm) fethederken, fethettiği yerlere bıraktığı o "liberal vaatler" ve "hukuk dili", bugün bizzat kendi tahtının sarsılmasına neden olan birer Musa’ya dönüşmüştür. Sistem, yayılmak için kullandığı liberallik zırhının, gün gelip kendi ayrıcalıklarını da sınırlayacağını hesap edememiştir. İşte bu süreç, iktidarın kendi sonunu bizzat "imal etme" sürecinin arketipsel bir özetidir. Bugün, küresel sistemin dikiş yerlerinden söküldüğü bu eşikte, bu paradoksun mikro ve makro ölçekte nasıl işlediğini sarsıcı bir benzerlikle görmekteyiz.
**
Makro Kırılma: Küresel Firavun ve Sistemin Çırakları
Batı merkezli World düzeni (Modern Firavun), kendi değerlerini ve ekonomik sistemini dünyaya yayarken aslında kendi mutlak hegemonyasının sonunu hazırlamıştır. Hegemonya, kapitalizmi ve teknolojik imkanları dünyaya ihraç ederek diğer toplumları "ehlileştireceğini" sandı.
Ancak Hegel’in "Efendi-Köle Diyalektiği"nde belirttiği üzere; efendi, köleye ihtiyaç duyduğu ve ona iş buyurduğu andan itibaren, köle dünyayı dönüştürme becerisini kazanırken efendi hantallaşır. Bugün yükselen güç odakları, sarayın içinde öğrendikleri ekonomi ve diplomasi dillerini kullanarak bizzat o hiyerarşiye itiraz etmektedirler.
**
Mikro Ölçek: İpekten Ağlar ve Hücresel Ötekilik
Aynı diyalektik süreç, modern ulus-devletin kimlik politikalarında da karşımıza çıkar. İktidar, farklı toplumsal unsurları bir tehdit olarak kodlayıp onları asimilasyon ipekleriyle sarmalamaya çalışırken; aslında farkında olmadan, kendi mutlakiyetinin tasfiyesine yol açacak o "özne"yi bizzat kendi içinde beslemiştir. Modern devletin sunduğu eğitim ve bürokrasi imkanları, özneyi sistemin içine hapsetmek için tasarlanmış ipekten ağlardır. Ancak bu ağ, paradoksal bir biçimde özneye iktidarın dilini, dünyayı okuma kabiliyetini ve modern örgütlenme becerisini bahşeder.
Tenindeki kıyım izleri asimilasyonun panzehiri olmuş; ipek ne kadar parlak olursa olsun altındaki sızıyı daha bilinçli bir öfkeye dönüştürmüştür. Ancak bugünün meselesi, bu öfkeyle saraydan kaçmak değil; bizzat o sarayın yönetim mekanizmalarına sahip olmak ve "saray virüsü"ne (gücün uyuşturucu konforuna ve kibrine) kapılmadan sistemi yeniden yapılandırmaktır.
Pragmatik Boşluk ve İktidarın Yeni Paydaşları
Günümüzde dinlerin, katı milliyetçiliklerin ve ideolojik kutsalların sarsıldığı "akışkan" bir anlam boşluğu doğmuştur. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle bu boşluk, artık kutsallar tarafından değil; egemenlerin hızla inşa etmeye çalıştığı "pragmatik yarar" ve "işlevsel ortaklıklar" ile doldurulmaktadır. Kapitalizm artık ideolojisiz bir makinedir ve kiminle masaya oturacağına karar verirken kimliğe değil, sunduğun "pastadaki payına" bakar.
Buradaki asıl aktör olan "Musa"; sadece tekil bir lider değil, sarayın mekanizmalarını bizzat o çarkın içinde öğrenmiş olan kolektif bir elit sınıftır. Bunlar; devletin hukuk dilini bilen hukukçular, küresel sermayenin mantığını çözen ekonomistler, bürokrasinin dehlizlerinde uzmanlaşmış mülki idareciler ve uluslararası diplomasinin kodlarına hâkim entelektüellerdir.
İşte bu noktada asıl soru şudur: Kürtler bu büyük "pragmatik pastadan" nasibini alabilecek mi? Devletin hantal milliyetçi reflekslerinden boşalan yeri, sarayda yetişmiş o rasyonel "Musa aklı" doldurabilecek mi? Eğer bu özne, enerji yolları, bölgesel istikrar ve yeni lojistik koridorlar gibi "vazgeçilmezlikler" üzerinden bir siyasi mimari sunabilirse; devletin sadece "yükü" değil, "ortağı" konumuna yükselecektir.
**
Kaçış Değil, Katılım
Musa’nın kıssası bugün bir ayrılış değil, bir mülkiyet ve yönetim devrimi olarak yeniden okunmalıdır. Sarayda yetişen o kolektif elit; öğrendiği derin bilgiyi sistemi dışarıdan taşlamak için değil, devletin içine sızmış olan o pragmatik boşluğu "yeni bir yönetim ortaklığıyla" doldurmak için kullanmalıdır.
Bugünün özneleri, çöle kaçmak yerine sarayın anahtarlarını, yani hukuk ve ekonomi dilini rasyonel bir kaldıraç olarak kullanabilirse; hak, artık romantik bir mağduriyet sığınağı olmaktan çıkıp, kapasitenin belirlediği sarsılmaz bir vektörel gerçekliğe dönüşecek; mühürsüz olan meşru kılınacak ve "öteki", sistemin vazgeçilmez bir paydaşı haline gelecektir.
Aksi halde, ipeklere sarılmış o büyük potansiyel, başkalarının kurduğu pragmatik sofralarda sadece bir "araç" olarak tüketilmeye mahkumdur. Çünkü gerçek zafer, Firavun'un sarayını yerle bir etmekte değil; o sarayı, asimilasyonun ipeklerinden arındırarak adil bir yönetim ortaklığının mekânı kılan "saraylı Musa"ların olacaktır.